Bir Yaz Daha Geldi: Bodrum Anıları, Manchester Anıları ve Ren nehrinde 4 gün 4 Gece

0
196

Yaza Giriş

Her yıl ilkbahar yaza dönerken yeni yerler tanıma, yeni ülkeleri keşfetme ve  merak ettiklerime cevap bulma hevesim ortaya çıkıyor. İş temposundan uzak, işim dışında iki-üç kitaba vakit ayırabildiğim yaz dönemlerini farklı bir heyecanla yaşıyorum.

Öncelikle her yaz istikrarlı olarak gittiğim ülkemizin cennet ilçesi Bodrum ile başlayayım. Benim için tatil demek Bodrum demektir. Bodrum’da istikrarlı bir şekilde Mor plajına erken saatlerde gider orada kahvaltı yapar, öğlen yemeği yer ve akşamüstü simit çay keyfi ile günü batırırım. Tatilim süresince iki veya üç kere Yat Limanı Lokantası’nda ve Sünger Pizza’da yemek yer, ziyafetin üstüne erkenden uyuya kalırım.

Önemli Bir Kitap

Mor plajında okuduğum ilk yaz kitabımdan bahsetmek istiyorum. Kitabın adı “The Talent Lab, The Secrets and of Creating and Sustaining Success.” Yazarları ise “Owen Slot, Simon Timson ve Chealsea Warr.” Kitap İngiltere Devletinin Olimpiyat ve Para Olimpik başarısının hikâyesini konu alıyor. Kitap, 1996 Atlanta Olimpiyatlarında büyük başarısızlıklar yaşayan, madalya sıralamasında 36. sırada olan İngiltere Devletinin Olimpiyatlardaki performansını radikal bir şekilde geliştirme, yenilenme ve yeniden yapılanma öyküsünü anlatıyor. Yazar yenilenme çabasındaki İngiltere’yi birinci derece  görevlilerinin dilinden yarı resmi bir şekilde kaleme almış. Bu olağanüstü başarının arkasında UK Sport isimli Özel Sektör Prensipleri ile çalışan, İngiltere Olimpik Spor Yönetimine Finansman sağlayan bir yatırım şirketi bulunuyor. UK Sport tam anlamıyla bir finansal yatırım şirketi. Finansal kaynaklarını Spor Toto ve Devlet’ten alıyor ve devlete hesap veriyor. Olimpiyat ve Para Olimpiyatlarda madalya kazanma şansı olan sporcu, antrenör, teknik adam  ve sporları belirliyor, onlarla anlaşmalar yapıyor ve performanslarına göre finansmanı kısıyor veya arttırıyor. Ticari bir yatırım şirketi hangi prensiplerle çalışıyorsa UK Sporda bu ilkelerle çalışıyor. Devlet desteği başarıyı sürükleyen bir gerçek.

2016 Rio Olimpiyatlarında İngiltere Olimpiyat madalya sayısını 67’e, Para olimpik Madalya sayısını ise 143 çıkartmış. Bu madalya sayıları ile Rio’da Çin’den az bir farkla da olsa  daha iyi bir performans elde etmiş, Amerika’nın arkasından ikinciliğe yerleşmiş. 36.sıradan 2.sıraya gelmiş Türkiye’nin sırasına baktığım zaman 8 madalya ile ancak 39.cı sırada yer bulduğunu görüyorum. Yorumu size ait. İngiltere Devlet’i bu başarıların karşılığında Rio’ya giden Olimpik sporcular için 4 yıl içinde 274 milyon İngiliz Sterlini ve Para Olimpik için 72 Milyon İngiliz Sterlini harcamış. Elde ettiği sonuçlar ortada. Bu hesaba göre Madalya başına 2.5 milyon pound sterlin harcandığını görüyoruz. Çin’in, diğer ülkelerin ve bizim ne harcadığını ve daha önemlisi neler yaptıklarını ve ne sonuçlar aldıklarına bakmak lazım.

Kitabı yalnız Yatırım Şirketi ile ilgili görmemek lazım. Kitap bütün olarak İngiltere’nin Olimpik başarı için neleri gerçekleştirdiğini, neleri nerelerden öğrendiğini, yetenekleri nasıl bulup nasıl bir ortamda olimpik şampiyon olarak yetiştirdiğinin geniş öyküsü. Ders çıkarılacak bir çok konu var.

Türkiye’deki spor yönetimi ile ilgilenen, performans sporlarında ülkemizin performansını iyileştirmek isteyen herkes için okunması gereken mecburi nitelikte bir kitap.

Manchester Gezim

Kitabın kapağını kapatıp Bodrum’a geri dönelim. Evvelki yıl Temmuz ayında Bodrumu, Mor plajı ve dünyanın en güzel denizini bırakıp 3-4 günlüğüne Algan Sezer’in daveti üzerine Manchester’a gitmiştim. Algan ile birlikte iki gün Yalın İnşaat ile ilgili olarak üniversitesinde yaptığı çalışmalara katılmış, endüstri devriminin ilk ortaya çıktığı bölgeyi dolaşmış, endüstri devrimini yaratan tekstil fabrikalarını, endüstri tarihi müzesini, endüstri devrimi sırasında Liverpool’a uzanan ilk tren yolunu ve ilk tren istasyonunu görme şansı yakaladım. Manchester’da satın aldığım birkaç kitap, not ve rehberi okuyup Endüstri Devrimini birinci elden öğrenmiştim. Karl Marx ve Frederick Engels’in buralarda birkaç yıl geçirip Komünist Manifestosu ’nu yazdığı kafeyi uzaktan da olsa görmek heyecan vermişti. Bir günlüğüne Liverpool yerine York’a gitme fırsatım oldu. İngiltere tarihinde çok önemli yeri olan ve bir zamanlar Londra dışında İngiltere başkentliğini de yapmış olan York’u gezmek, tarihini öğrenmek, Vikingleri öğrenmek, Roma İmparatoru I. Konstantin’in buraya geldiğini ve önemli olaylara ev sahipliği ettiğini öğrenmek beni etkiledi. 1650’li yıllarında cereyan eden iç savaşta Tudor Hanedanının son Kralı James, bu şehirde garnizon kuruyor ve savaşın sonunda Cromwell güçlerini teslim idam ediyor. Görüldüğü gibi bölgede büyük bir tarih yatıyor.   Londra’daki West Minister ayarında ve ona rakip Katedrali gezmek, orta çağdan kalma şehir surlarını 2 kilometre boyunca sur üstünden şehri dolaşmak ayrı bir keyif vermişti. 

4 Gün 4 Gece: Ren Nehri-Köln’den Basel’e

İngiltere gezimden anlatacaklarım bu kadar şimdi geçtiğimiz aylarda Fest Tur’dan gelen bir tatil broşürü üzerine Ren Nehri üzerinde Nehir Turu gezisini anılarımı anlatacağım. Köln’den Basel’e 4 gün 4 gece süren bu yolculuğu birçok nedenle tercih etmiştim.  Ren Nehrinin ticari, tarihi ve sosyal ve dini önemini önceden biliyordum. Kuzey Avrupa’ya ve özellikle Hollanda’ya birçok kere gitmiştim. Rotterdam, Amsterdam ve Almanya’nın Hamburg Limanlarında nehir ve liman turları yapmıştım. Nehir ve Kanalların önemini çok önceden biliyordum. Ancak; Köln’den Basel’e yaptığımız Nehir Yolculuğu sırasında nehrin nasıl bir süper otoyol olarak uzun yıllardır kullanıldığını bütünsel olarak görmem benim bu yazıyı yazmama vesile oldu.  Benim eşimle yaptığım bu nehir yolculuğu ban turizmin çok ötesinde anlamlar yükledi. Tur ile bir çok yanlışlıklar yaşadık ancak burada bunlar üzerinde durmayacağım. Köln’de özel bir Türk şoför bizi havaalanında karşıladı ve 3 saat Köln içinde bizi gezdirdi. Şoför Karadenizli ve konuşkan bir kişi olduğu için Almanya’daki Türklerin yaşamı ile ilgili yüzlerce soru sordum. Bir kısmına doyurucu cevaplar aldım. Önerisi üzerine Türk Mahallesine gittik. Türklerin Almanya’da ne dar kökleştiğini ilk defa bu kadar açık ve net olarak Köln’de şahit oldum. Türk Mahallesinde fotoğraflar çektim. Türk Lokantasından birisinde büyük bir keyif ile Urfa kebabı ve lahmacun yedik. Etin ve kebabın bu kadar lezzetlisini bulmaktan ayrıca keyif aldık. Türklerin uğrak yeri olan bu lokanta Türk dostlarımızla dolu idi. Köln turumuzun geri kalanını Köln Katedrali çevresinde geçirdik. Eşim ve ben yürürken çabuk yorulduğumuz için bir iki adım attıktan sonra yorulduk ve meydanda oturup dondurma yemeğe karar kıldık. Gezerken Köln kolonyası ve hediyelik eşyalar satın aldık. Saat 18:00 civarında ise nehir gemisine binmek için limana gittik ve zamanı gelince gemiye girdik. Ancak gemiyi beklerken turun Almanca olduğu ve bizden başka herkesin Avusturyalı olduğu sürprizi ile karşılaştık. 4 gün 4 gece onlar Almanca konuştu. Ben İngilizce olarak bir kısım sorularıma lütfen cevap aldıktan sonra işi ele aldım. Girdiğim ilk dükkândan İngilizce bulabildiğim kitapları satın aldım ve oradan okuyarak eşimin tercümanlığını yapmaya başladım.

Gemideki bütün çalışanlar kaptanından çımacısına, aşçısından komisine kadar her bir çalışan doğu bloku veya uzak doğu ülkesinden geliyordu. Avrupa birliğinde Türklerin yerini artık bu kişiler almışlardı. Ancak Türkler de boş durmamış, kimisi esnaf kimisi tüccar kimisi okuyarak toplumun daha yukarı kesimlerine tırmanmıştı. Belki de günümüzdeki sorunlar Türklerin geri dönmek yerine Almanya’da yerleşmesi ve yerleşme ile birlikte Alman toplumu içinde erimemesi ve bu durumun yarattığı sorunlardır.

Köln’den hemen çıktığımız anda “Germen Place” isimli bir yer karşımıza çıktı. Moses Nehri ile Ren Nehrinin birleştiği yerdeki bu mekanda Almanya’nın 1871 Fransız Alman Savaşı sonunda galip çıkması ve Fransa’nın adeta bu savaş sonunda perişan olması anısına zamanın Alman İmparatorunun dehşet Heykeli ile karşılaştık. İnanılmaz bir anı olarak zihnimde yer aldı. Alman karakteri ile ilgili bir çok şey, tarih, kitap okudum ancak hiçbiri zihnimde bu mekân kadar iz bırakmadı. Almanları anlamak için Germen Place’i mutlaka görmek gerekiyor.

Ren nehrinin önemini ise çok önceden öğrenmiştim. Ancak dört gün 4 gece üzerinde yolculuk yaptıktan sonra niçin bu kadar önemli olduğunu daha iyi anladım. Nehrin üzerinde orta çağlardan kalma kaleler her birkaç kilometrede bir yer alıyordu.  Onlarcasını fotoğrafladım.

Nehri üzerinde yer alan birçok noktada durduk bir kısım yerleşim yerinde uzun süreler kaldık. Şehre çıktığımızda Almanca olan turlara katılmadık çünkü tercüme yapılmadı. Hidelberg kenti ve kalesini büyük bir keyif ile dolaştık. Hidelberg Kalesi inanılmaz derece büyük ve görkemli bir şato idi. Rönesans mimarisinden esinlenmiş bu kale birçok etkinliğe ev sahipliği yapmıştı ve halen birçok etkinlik Kale mekânlarında yapılmaktaydı.

Nehir üzerinde durduğumuz durakların her birisini dolaştık. Eşim ve benim yürümekte zorluk çektiğimizi söylemiştim ama hırslı ve inatçı kişiliğimizi vurgulamamıştım. İkimiz ağrılar içinde ve müthiş yorgunluk içinde bile olsak bu yerleri dolaştık. Durduğumuz her yerde kiliseleri, katedralleri ziyaret ettik. Protestan ve Katolik Kiliselerin bolluğu dikkatimizi çekti. Alman Papaz Luther 1517 yılında Katolik Kilisesine başkaldırdığı ve meşhur protestosunu ilan ettiği için bugünlerde 500.cü yıl dönümü kutlanıyordu. Ancak İngilizce Luther reformu ile ilgili bir kitap bulamadım.

Bizim dil talihsizliğimiz hariç gemideki her türlü hizmetten, personelin ilgi ve yardımcılığından memnun kaldık. O kadar ki bizim yiyecek hassasiyetlerimizi ve sağlık sorunlarımızı çok iyi anladılar ve eksiksiz hizmet verdiler. Lokantaya giden koridorda Avrupa’yı kuzeyden güneye kesen yaklaşık 3480 kilometrelik nehir ve kanallar haritasını büyük bir ilgi ve ayrıntı ile inceledim. Kuzeyde Rotterdam’dan Köln’e ve Basel’e ayrı bir kolu olan Viyana’ya, Tuna’ya ve Karadeniz’e kadar uzanan ahtapot kollarını gördüm. Asırlar boyunca bu süper otoyolu oluşturmuşlar. Bu otoyol Avrupa ülkelerinin can damarı; bütün endüstri bu hat üzerinde oluşturulmuş ve dünya çapındaki üstünlüklerinde bu otoyol ’un stratejik önemi olduğuna daha iyi şahit oldum. Bu otoyolda görev alanları kutlamak gerekir. Avrupa’nın ve özellikle Almanya’nın endüstriyel üstünlüğünde bu otoyolun önemi büyük.

Nehir turumuzun Basel’den önceki son durağı Strasburg şehri idi. Fransa’nın Alsak Bölgesi baş şehrini başka bir tur ile daha önce gördüğümüz için biz burada da tura katılmadık. Burada Almanya ve Fransa’nın ne kadar bir birlerine yakın ve bazı yerlerde iç içe olduklarını daha iyi anladık. Alsace Louren iki ülke arasında gidip gelmiş, Fransız Alman karakteri bu yöreye hakim olmuş. Tarih boyunca bu bölgeler birçok anlaşmazlığa  ve kavgaya sebep olmuş. Asır boyu süren kavgaya bakıldığında Avrupa birliği içinde bir araya gelmelerini de çok büyütmemek gerekir. Bu kadar kan döktükten sonra barışı bulmalarını çok üstün bir uzlaşı olarak da algılamamak en doğrusu. Yani daha da mı kavga edeceklerdi? Çocuk bile olsanız bu kadar deneyimden sonra bu noktaya gelinebilirdi. Büyük uzlaşma büyük devlet adamlığı gibi sıfatlar bana göre fazla abartılı.

Nehir Turumuzu İsviçre Basel’de tamamlandık. Önceden ayarladığımız otele gittik. Eşim çok yorgun ve tur sırasında yaz nezlesi olduğu için Basel’de yatağa düştü. Maalesef tek başıma Basel’i keşfetmek için yola çıktım. Otele yakın tramvay durağını öğrendim ve hemen pazar yerine gittim. Basel’in en hareketli yeri Market Place’i ve Rathaus belediye binasını hemen gördüm ve etrafını dolaştım. Market Place’deki Mövempick’te öğlen yemeğini yedim. Mövempick İsviçre’nin en tanınan restoran ve kafe zinciri. İsviçre’de nereye gitseniz karşınıza Mövempick çıkıyor. Özellikle dondurmaları çok lezzetli.

Basel bir üniversite ve müzeler şehri, çok canlı ve hareketli değil. Bizim için çabuk çözüldü. Bir günlüğüne Luzern’e trenle gittik, Luzern Gölünde gemi turu yaptık. Çok güzel, tarihi ve görülecek çok şeyi ve yeri olan bu şehir ’de çok güzel bir lokanta ’da öğle yemeği yedik ve tekrardan trenle Basel’e döndük. Son günümüzde Zürich’e yine trenle gittik. Bir saat mesafedeki Zürich bir dünya kenti. Yaşayanların yüzde 40’ı yabancı kökenli imiş. Kimse kimseyi yadırgamıyor. Hemen tramvay bileti aldık ve 11 no’lu tramvay ile adeta bir şehir turu yaptık. Zürich Garı inanılmaz büyüklükte ve işlevsellikte; şehrin adeta göbeğinde, her yere istasyondan gidiyorsunuz.

Zürich’te son olarak Halil Özden ismindeki eski çalışma arkadaşımızla bir araya geldik. Zürich garında bir saate iş konuştuk. İsviçre, Türkler ve kendi yaşamı hakkında bilgi aldık. Dönüş için tren bileti almamıza rağmen Halil’in bizi otelimize kadar geri götürme ısrarını kıramadık ve büyük bir keyif ile Basel’e otelimize geri döndük. Ertesi gün yola çıktık. Pazar günü 5 saatlik iş toplantısı yaptık ve geçtiğimiz hafta tam gaz çalışmaya geri döndük. Kazasız belasız geri döndüğümüz, çok anlamlı bir zaman geçirdiğimiz ve en önemlisi döndüğümüzde yapacak bir işimizin olduğu için mutlu oldum.

Yalçın İpbüken   

CEVAP VER