BİS'lere Genelge: İş Hayatı Yol Ayrımında

0
928

Kapitalizm bir krizle karşı karşıya. Bizler, BİS’lerden işletmecilik okulu profesörlerine kadar, iş hayatına inananlar, bu krize katkıda bulunmuş olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Problem basit, ama ciddi. Hepimiz iş konusunda düşünme tarzımızı ve iş yapma tarzımızı şekillendiren beş yarı-hakikatin tutsağı olmuş durumdayız. Bunun sonucu olarak, alkış tuttuğumuz şeyi pekâlâ tahrip ediyor olabiliriz.

Enron. Andersen. Global Crossing. Bu iş felaketleri sadece kara buzdağının suyun üzerinde görünen kısmı. Yüzeyin altında ise giderek daha çok bencillikle tanımlanan bir kültür yatıyor. Bir ölçüde, bu doğal: Hepimiz başarılı olmak, uğraşmak, kazanım elde etmek istiyoruz. Ama aşırıya vardırıldığında, hırsın göklere çıkarılması azınlığın çıkarları ile çoğunluğun esenliği arasında bir kopukluk yaratıyor. Bunun sonucunda da kamuoyunun iş dünyasına ve büyük ölçekli kurumlara olan güveni sarsıntıya uğruyor.

Bir iyileşme yaşanması mümkün. Ama öte yandan; endişe içindeki işçiler yoğun bir hoşnutsuzluk duyuyor, seçilmiş yetkililer öfke içinde ve daha çok kontrol talep ediyorlar, tasarrufları risk altına girebilecek olan yatırımcılardan da çevreye korku yayılıyor.

Bu durumda iş liderleri ve akademisyenler olarak yaptığımız ve öğrettiğimiz şeyleri sorgulamamız gerektiği açıktır. Bir süredir iş hayatıyla ilgili bir dizi tartışmalı fikrin tutsağı haline gelmiş durumdayız. Oysa bunlar en iyi durumda bile ancak yarı-hakikat olan varsayımlardan başka bir şey değil. Bu beş yarı-hakikat şunlar.

1. İş hayatında sadece kendimiz için varız. Bunu iş hayatının birinci yasası olarak görebilirsiniz. Finans derslerimizde, her birimizin sadece kendi çıkarına yöneldiğini ve kişisel kazancını azamileştirmeye çalıştığını söyleyen bir dünya görüşü öğretmekteyiz. Ekonomik insanın, diye öğretiyoruz öğrencilerimize, tek bir amacı vardır: daha fazlası. Ve daha fazlasını alabilmek için, her birimiz her şeyi yapmaya hazırızdır.

Kuşkusuz bu bir yarı-hakikattir. Bir ölçüde, hepimiz kendi çıkarımızı düşünürüz. Ve bugün, belli bir fiyat karşılığında dürüstlüklerini satmaya hazır iş liderleri, finansçı, danışman, sporcu ve profesörler var—belki de geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar çok. Bunlar sadece daha fazlasını isteyen ve bunun için gereken her şeyi yapmaya—ve alabileceklerinin hepsini almaya—hazır insanlar.

Ama bütün insanlar her zaman kendi çıkarını düşünüyor değildir, alabileceğinin hepsini almanın peşine düşmemiştir. Kısa vadeli kazançlar için uzun vadeli çıkarları feda etmeyecek BİS’ler, ahlaki olmayan pazarlıkları kabul etmeyecek finansçılar, müşterilerinin yasa dışı işlerine yardımcı olmayı istemeyecek danışmanlar, işe yaramaz ürünlerin reklamını yapmaya yanaşmayacak sporcular ve hakikati uzman görüşü adı altında saptırmayı reddedecek profesörler; böyleleri hâlâ var. Bunlar dürüstlük ve özsaygıyı pazarlığa açık olmayan temel değerler—mutlak ihtiyaçlar—olarak kabul eden insanlar.

Dış maddi nesnelerin ötesinde, içsel bir iyi duygusu var. Hesap yapmanın ötesinde, hüküm vermek var. Aslında, gerçek liderliğin ve sorumlu yönetimin özü bunlardır: hesaplanabilir kısa vadeli kazanç ile derinlere kök salmış çekirdek değerler arasındaki farkı ayırt edebilmek.

Problem şurada yatıyor. Ekonomik İnsan’a ilişkin yarı-hakikat topluma güvensizlik yayıyor. Eğer hepimizin hesap yapan insanlardan başka bir şey olmadığını gerçekten düşünecek olursak, o zaman bir hesap toplumu haline geliriz. Eğer iş hayatında sadece kendimiz için var olursak, o zaman iş hayatı kesinlikle işlemez. Bireysel inisiyatife ihtiyacımız olmakla birlikte, ancak sosyal bir angajman içinde var olabiliriz.

2. Şirketler hissedar değerini azamileştirmek için vardır. Bugün BİS’lerin neredeyse hiç düşünmeden tekrarlamayı adet haline getirdiği bir şey varsa, o da bu laftır. Analizciler, medya ve kurumsal yatırımcılar şirketleri ve BİS’lerini sadece bu performans standardına dayanarak değerlendiriyor, övüyor ve ödüllendiriyorlar.

Hissedar değerine böylesine alkış tutulmasında ilginç olan, bunun daha önceki inanç ve davranışlarımızın tam tersi olmasıdır. Eskiden şirketlerin topluma hizmet etmek için var olduklarını söylerdik. Başlangıçta onlara imtiyaz hakları vermemizin ve bunların gerektiğinde geri alınabilir imtiyazlar olmasının nedeni de bu değil miydi? Şirketleri hem ekonomik hem de sosyal kurumlar olarak, sadece hissedarların dar ekonomik çıkarlarına değil, bir dizi dengeli yarardaşa hizmet etmek için tasarlanmış örgütler olarak kabul ederdik.

Aslında ABD’de 200 en büyük şirketin BİS’leri yıllarca yüksek sesle bu görüşleri destekledi. İş Hayatı Yuvarlak Masası’ndaki yöneticiler hep şirket sorumluluğuna ilişkin dengeli bir felsefeyi savundular.1981’de şirket sorumluluğuna ilişkin açıklamalarında şöyle yazıyorlardı: “Hissedarların azami getiri beklentilerini diğer önceliklerle dengelemek şirket yönetiminin karşı karşıya bulunduğu en temel sorunlardan biridir. Hissedar iyi bir getiri elde etmelidir, ama öteki unsurların (müşteriler, işgörenler, beldeler, tedarikçiler ve genel olarak toplum) meşru kaygıları da gerektiği gibi dikkate alınmalıdır.”

Sonra, 1997’de İş Hayatı Yuvarlak Masası kayda değer bir U-dönüşü yapmakta olduğunu ilan etti. Kurumsal şirket yönetimine ilişkin raporu BİS’lere yeni bir öncelik tanımlıyordu: Hissedar değerini azamileştirmek. “Kurulun hissedarların çıkarları ile diğer yarardaşların çıkarlarını bir yerde dengelemesi gerektiği görüşü, kurul üyelerinin rolünü temelden yanlış tarif etmektedir” deniyordu raporda. “Ayrıca bu işlemeyecek bir görüştür, çünkü yönetim kuruluna hissedarların çıkarları ile diğer yarardaşların çıkarları arasında ya da değişik yarardaş grupları arasında çıkabilecek çelişkileri çözmek için hiçbir ölçüt sunmamaktadır.”

Bu açıklamanın anlamı aslında şuydu: İş oraya gelip dayandığında müşteri kral olabilir, çalışanlar da şirketin en büyük varlığı sayılabilir. Ama BİS’in tek gerçek sorumluluğu hissedarların çıkarlarına hizmet etmektir.

Gelin, bu hissedarların kimler olduğuna, nelere sahip olduklarına ve bunlara nasıl sahip olduklarına bir bakalım. Anında enformasyon, küresel sermaye akışları, internete dayalı hisse alım-satımıyla ekonominin bugünkü işleyişi içinde “sahip oldukları” şirketlere kendilerini şu ya da bu şekilde gerçekten bağlı hisseden hissedar sayısı giderek azalmaktadır. Dev ortak fonlar her gün milyonlarca hisse alıp satıyorlar. Anonim piyasaya endeksleri o
luşuyor. Yatırımcılara ne zaman hangi hisseleri alıp hangilerini satacaklarını—ama bunun nedenini nadiren—söyleyen bilgisayar programları var. Sonra son zamanlarda ortaya çıkan günü birlik alım satımcılar var. Bunlar bir şirketin hissedarı oluyor, ama anlık oyunlar ve arbitraj fırsatları için pazarlarda sörf yaparken birkaç saat sonra hissedarlıktan çıkıveriyorlar. İşte sizden çıkarlarını azamileştirmeniz istenen hissedarlar bunlar. Bunların şirketin ürünleri, hizmetleri, çalışanları ya da müşterileriyle herhangi bir ilgisi olup olmadığına varın siz karar verin.

Kuşkusuz, hissedarların çıkarları önemlidir sözünde de bir yarı-hakikat var. Sermaye piyasalarının işlemesi gerekiyor ve bunun için de hisse sahipleri yatırımları için adil bir getiri elde etmelidir. Ama bu yarı-hakikatten daha büyük bir hakikat de var: Hissedarların çıkarlarını bütün diğer yarardaşların zararına azamileştirmek iş hayatı için, kapitalizm için kötüdür. Ekonomik değeri yaratanlar—çalışanlar—ile bunun yararlarının hasadını yapanlar arasına bir kama sokar. Müşteriler de, kendilerini sadece dolar işaretleri olarak gören bir şirketin iki yüzlülüğünün hemen farkına varırlar. Amerikan Müşteri Tatmin Endeksi’nin 1990’ların ortalarından bu yana hemen her sektörde düşüyor olmasının bir nedeni de bu olabilir. “Hissedar değerini azamileştirmek” BİS’lerin otomatik olarak tekrarladığı bir iş tanımı olabilir, ama bütünüyle yanlış bir yönelimdir.

3. Şirketlerin kahraman liderler olan BİS’lere ihtiyacı var. Bu da bir başka yarı-hakikattir. Elbette BİS’in bir rolü de liderlik sunmaktır. Ama asıl sorun şudur: Ne tür bir liderlik?

Kahraman lider olarak BİS fikrini o kadar duymuşsunuzdur ki sonunda siz de şuna inanır hale gelmişsinizdir: Şirket BİS’ten ibarettir—tek başına şirketi başarıya götüren kahraman bir lider.

Burada sorulması gereken iki sual var: Bu yarı-hakikat niçin gündeme gelmiştir? Ve bu nasıl olmuştur? “Niçin” büyük ölçüde iki nolu yarı-hakikatin bir yansımasıdır. Kahraman BİS’lerin mevcudiyeti oransız ödüller bekleyen hissedarların çıkarlarına hizmet eder. Hissedarlar bu anlayışı nasıl gerçekleştirdiler? Basitçe söylemek gerekirse, BİS’leri satın aldılar. Muazzam ikramiyeler ve hisse opsiyonları bunun için yetti.

Bu ödülleri örten incir yaprağı aynı ölçüde geniş bir dizi varsayımdı. İş dünyası BİS’in şirketin cisimleşmesi olduğuna, şirketin bütün performansından sadece onun sorumlu olduğuna, performansının ölçülebileceğine ve tek önemli ölçünün hissedar değeri yaratılması olduğuna inandırıldı. Ve bütün bu varsayımları kanıtlamak için gerçek hayatta olduğundan çok daha büyük kahraman BİS’ler yaratılması yeterli oldu. İşareti alan iş basını hemen tarife uyacak şahsiyetleri tanıtmaya ve basit açıklamalar vermeye başladı. BİS’ler ünlüler arasına girdi. 14 Nisan 1997 tarihli sayısında Fortune dergisi IBM BİS’i Louis Gerstner için şunları yazıyordu: “Dört yıl içinde Gerstner IBM’in piyasa değerini 40 milyar dolar artırdı.” Gerstner’in mükemmel bir BİS olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ama bütün bunları gerçekten kendi başına mı yaptı?

Kahraman liderlik anlayışıyla ilgili sorun, sadece bunun saçma olması değildir. Bu aynı zamanda gerçek bir lider ile şirketi işleten insanlar arasında var olması gereken bağ açısından aşındırıcı bir fikirdir. Gerçek liderlik bağ kurmak, dahil olmak ve angaje olmakla ilgili bir şeydir. Çoğu zaman kahramanlıktan çok sessiz olmakla ilgilidir. Gerçek liderlik ekip çalışmasıyla, uzun vadeli bir bakış açısı benimsemekle, örgütü yavaş, özenli ve kolektif olarak inşa etmekle ilgilidir. BİS’ler olarak göreviniz, ganimetten aslan payı almanızı sağlayacak dramatik eylemlere girişmek değil, başkalarını harekete geçirecek bir örnek oluşturmaktır.

Liderliğin yozlaşmasını yönetici ücretlerinin gösterdiği gelişmeden daha iyi gözler önüne seren bir şey yoktur. Geçenlerde yayımlanan bir araştırma ABD’de bu ücretlerin 1990’lı yıllarda yüzde 570 arttığını göstermektedir. Aynı dönemde kârlar ancak yüzde 114 artmıştır. Enflasyondaki artış yüzde 32, işçi ücretlerindeki artış ise bunun biraz üstünde kalmış, yüzde 37 olmuştur. 1999 yılında medyan hissedar getirisi yüzde 3,9 düşüş gösterirken, dolaysız BİS ücretlerinde yüzde 10,8’lik bir artış daha oldu. Bugün liderliğe kafayı bu kadar takmış olmamızın gerçek nedeni belki de BİS’lerde ona çok az rastlıyor olmamızdır.

4. Şirketler yalın ve kararında olmalıdır. “Yalın ve kararında” bugünlerde gene moda. Resesyondan sonra yeniden sağlığına kavuşmak için figürünüzü düzeltmekle ilgili bir şey. “Yalın” kulağa gerçekten hoş geliyor—“şişko”dan çok daha iyi. Ama “kararında” sözünün de kulağa hoş gelmesi üzüntü verici.

Çok sayıda insanı işten çıkarmakta zekice bir yan pek yok. Yerle-bir-etme taktikleri—hissedar değeri yaratmanın en çabuk yolu—izleyen BİS’ler bir-deri-bir-kemik şirketler, gerçekten sıradan şirketler üretmişlerdir. Yerle-bir-etmenin şampiyonu “Elektrikli Testere” Al Dunlop -sonunda kendini de yerle bir etmiştir- bir istisna değil, gözde bir trendin en aşırı örneğiydi. İşverenler 2000 yılında henüz ortada resesyon bile yokken 1,2 milyon işçinin işine son verdiler. Yıl sonuna gelindiğinde 1995’ten bu yana en yüksek rakama ulaşılmıştı.

Kuşkusuz yalın ve kararında da diğer yarı-hakikatler gibi yarı-vaatler içeriyor: Bunu benimserseniz maliyetleriniz düşer, üretkenliğiniz artar, yapılarınız düzleşir, işçileriniz yetki sahibi ve müşterileriniz hoşnut olur. Günün moda deyişiyle “daha az ile daha çok” almış olursunuz, “kazan kazan” durumu çıkar ortaya.

Belki. Ama belki de tükenmiş yöneticiler, öfke dolu işçiler, üretkenlik artışları altına gizlenmiş kalite kayıpları ve müşterileri uzaklaştıran kötü hizmetler çıkar ortaya. Başka bir deyişle “daha az ile daha az” almış olursunuz ve bir “kaybet kaybet” durumu ortaya çıkar.

Ama en büyük kayıp belki de işçilerin işverenlerinin kendilerine ihanet ettiği duygusuna kapılmasıdır. Yeni bir araştırma dünya çapında işçilerin ancak yüzde 34’ünün işverenlerine karşı güçlü bir sadakat duygusu içinde olduğunu gösteriyor. ABD’de işçilerin ancak yüzde 47’si patronlarının yüksek kişisel dürüstlüğe sahip kişiler olduğunu düşünüyor. Üstelik bunlar Enron, Anderson ve Global Crossing skandallarınd
an, yani bazı BİS’ler işçilerine güvenilmez oldukları konusunda henüz yeni kanıtlar sunmadan önceydi.

5. Yükselen dalga bütün gemileri yüzdürür. Bu son yarı-hakikat ilk dördünü bir araya getirmeye de yardımcı olur. Kişisel kazanca, hissedar değerine, kahramanca yönetime ve yalın örgüte odaklanmanın işlemesi için, tersi durumda salt kendi yararına bir davranış olarak görülebilecek şeyi rasyonelleştirmenin bir yolunu bulmak gerekiyordu. “Yükselen dalga bütün gemileri yüzdürür” çözümü bunun için uygun görüldü.

Refaha karşı fikir yürütmek mümkün değildir ve hepimiz ekonominin alçalmasını değil, yükselmesini isteriz. Ama, yükselen dalganın bütün gemileri yüzdürmesi, bir metafor olarak bile tutarlı değildir. Yükselen dalga ancak herhangi bir yere bağlı olmayan gemileri yüzdürür. Karada yaşayanlar için ise yükselen bir dalga bir su baskını anlamına da gelebilir. Yükseklerde yaşayanlar kurtulurken, evleri alçakta olan sıradan insanlar boğulurlar. “Kazan kazan” yararları!

Peki, iş hayatının ve ekonominin verileri neyi gösteriyor. 1989’da ABD’de 66 milyarder varken, 31,5 milyon insan resmi yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. 1999’da, milyarder sayısı 268’e çıkarken, yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 34,5 milyona ulaştı. Dünyanın en zengin ülkelerine ilişkin geçenlerde açıklanan bir BM araştırmasına göre ABD hem gayri safi yurt içi hasılada, hem de yoksulluk oranlarında en yukarılarda yer alıyordu.

Peki, BİS’lerin oluşmasına yardımcı olduğu borsaya ve bütün o hissedar değerine ne oldu? Burada da yükselen dalga sadece yatları yüzdürdü. 1989 ile 1998 arasında Amerikan hanelerinin en zengin yüzde 10’u ellerindeki hisselerin değerinin yüzde 72 arttığına tanık olurken, en alttaki yüzde 60’ın elindeki hisselerin değeri sadece yüzde 4 arttı. Evet, hisse senedi sahipliği son 10 yıl içinde yüzde 16’lık bir genişleme gösterdi. Ama Amerikalıların yüzde 50’sinden fazlasının ne hisse senedi ne de başka menkul değeri var. Hisse senedi sahibi hanelerin ise ancak yüzde 33’ü 5.000 doların üzerinde bir menkul kıymete sahip. Sonuç: 1999’da, on yıl süren ekonomik yükselişin en yüksek noktasında, her altı Amerikan çocuğundan biri resmen yoksul kabul ediliyordu ve işgücünün yüzde 26’sı yoksulluk düzeyi ücretlerle yaşamak zorundaydı. Amerikan hanelerinin yüzde 30’unun sahip olduğu net değer 10.000 doların altındadır.

Bu tam bir şok yaratıyor. Yılda 13 bin dolarla yaşamak zorunda olan üç kişilik bir aileyi gözünüzün önüne getirin. Bu, geleceğimizi tehdit eden bir yoksulluk.

Elbette, kapitalizmin komünizm karşısında kazandığı küresel zaferden ve dünya çapında yaygınlaşmakta olmasından hepimiz gurur duyabiliriz. Duyabilir miyiz? Küreselleşme karşıtlığının artmakta olmasının bir nedeni de kapitalizmin yoksul ülkelerin yoksullarına, kayıklarını yüzdüremediklerine yaptığı vaatleri tutmamış olması değil midir? Güney Amerika ve Afrika’daki bazı ülkelerde nüfusun en alttaki yüzde 10’u ulusal gelirin yüzde 1’inden azını alırken, en varlıklı yüzde 20’si ulusal gelirin yüzde 60’ından fazlasını alıyor.

İş hayatı—ve kapitalizm—bir yol ayrımında bulunuyor. Gazete manşetleri bir krizin, performans, değerler ve güvenle ilgili bir krizin birikmekte olduğuna işaret ediyor. BİS’lerin yeni bir iş hakikatleri kümesi çevresinde toplanmasının zamanı gelmiş bulunuyor. İşe olan inancı, iş liderlerine olan güveni ve geleceğe olan umudu yeniden tesis edecek bir gündemin zamanı gelmiş bulunuyor.

Robert Simons (Harvard İşletmecilik Okulu)
Henry Mintzberg (McGill Üniversitesi)
Kunal Basu (Oxford Üniversitesi)
Kontent XXI: Yirmibirinci Yüzyıl İçin Arayışlar, Sayı:7
{Mayıs-Haziran 2002}

CEVAP VER