İZLENİMLER; JAPONYA STUDY MISSION (30 Mart – 8 Nisan 2018)

0
800

Hüsrev YAMAN, Yalın Enstitü Derneği / Yönetim Kurulu Üyesi, Danışman – Eğitmen

Bu sene Yalın Enstitü tarafından 11.’ si düzenlenen Japonya Study Mission’ a katılan şanslı kişilerden birisi de bendim. Japonya’ ya gidebilmek, oraları gezip görmek, kişiyi zaten şanslı statüsüne sokuyor. Ancak bu yolculuğu YALIN ENSTİTÜ çatısı altında düzenlenmiş bir organizasyon ile yapıyorsanız sanırım şanslı kelimesi yeterli değil.

Yaklaşık 8 senedir düzenlenen, Study Mission organizasyonun yapılış amacı çok net ve paylaşılmış. Toyota üretim sisteminin tarihini, temellerini birebir onu yaratanların ve geliştirenlerin gözünden görebilmek, duyabilmek. Buna ek olarak ta, tanımlanmış felsefesinin, Japon kültürü ve kendi coğrafyası ile ilgili ilişkisini, yerinde anlayabilmek için düzenleniyor.

Katılımcılar tarafından bakarsanız ise organizasyon öncesi beklentiler doğal olarak o kadar net değil.  Her katılımcının farklı yaştan, farklı sektörden, farklı kültürden, farklı yalın bilgi düzeyinden geldiği bir gruptan bahsediyoruz. Beklentilerin bu kadar değişken olduğu bir grubu yönetmek o kadar kolay değil. Ayrıca katılımcılar daha birinci günden itibaren öğrendikleri ile beraber daha farklı beklentiler içine de girmekte.

Ancak Buket Kanber’in eksiksiz organizasyonu, TEC (Toyota Engineering Corporation)’ ın Sensei öğretmenleri, Deniz Balaban’ın benzersiz tercümanlığı ve tüm seyahat boyunca, her gereken noktada ve hatta her boş anımızda, konuları pekiştiren Cevdet Özdoğan’ın muhteşem katkıları eklenince, artık bireysel beklentilerin çok önemi kalmıyor. İşini iyi bilenlerin tecrübeli ellerine bırakıyorsunuz kendinizi ve tüm organizasyon boyunca doyumsuz bir deneyim yaşıyorsunuz.

Organizasyonun tüm kurgusunun Buket hanımın ellerinde dantel gibi işlendiğini daha ilk günden görüyorsunuz. Size gönderilen dosya aynı bir standart iş dökümanı gibi hazırlanmış. Yapılacaklar gün gün yazılı. Seyahat planı, yolculuk alternatif rotaları çok detaylı verilmiş. Saat saat, dakika dakika. Dikkat, yolculuk esnasında başınıza şunlar gelebilir. Gelmemesi için lütfen şunları yapın. Olurda gelirse sırasıyla şunları yapın. Önceki organizasyonlarda yaşananların ve kazanılan tecrübelerin, her yeni organizasyona nasıl entegre edildiğinin en güzel örneklerini görüyorsunuz. Şansa bırakılmış hiçbir adım yok. Terlediğinizde arkanıza bez koymayı bekleyen bir anne titizliği ile kendinizi güven altında hissettiriyor size Buket hanım.

Organizasyonun merkezinde rol alan TEC (Toyota Engineering Corporation) Eğitmenleri çok alışık olmadığınız bir dünya sunuyor size eğitimlerde. O soğuk ve renksiz eğitim salonları yok. Aksine renkli cıvıl cıvıl, her anı hareketli, sürekli iletişim halinde bir ortamda ahenkle dans ediyorsunuz, hem de dans etmeyi bilmeden. Bu arada, size eşlik eden bu eğitmen kavalyelerin 75 yaş ortalamasında olduklarını ama gençlere taş çıkardıklarını gözlerinizle görmenize rağmen inanamıyorsunuz.

Japonya’nın bağrından kopmuş gelmiş tercümanımız Deniz bey. Tahmin edersiniz ki; katılımcılar açısından, eğitmenin Japonca konuşmasından dolayı tüm eğitimin cümle cümle tercüman tarafından kesilerek yapılması ciddi bir sorun doğurur. Bununla beraber anlık Türkçeye çevirinin zor olacağı, ciddi vakit kaybına yol açacağı, Japon eğitmenin tek düze konuşmasından dolayı eğitimin tek düze geçeceği gibi önyargılar katılımcılar için soru işaretleri oluşturur. Ancak Deniz beyin benzersiz tercümanlığı tüm bu önyargıları yıkıyor. Çünkü Deniz bey senelerin verdiği tecrübe ile tüm Yalın literatüre hakim. Eğitmenin sanki bu soruya ne cevap vereceğini önceden biliyor. Doğru kelimeleri doğru yerde kullanıyor. Bizim yüzümüzde anlamadığımız bir ifade yakaladığında, açıklaması bile önceden hazır. Tercümenin sonuna, Japon kültürü ile alakalı bilgi birikimi sayesinde,  aslında burada ne demek istedi dip notunu bile ekliyor. Abartmıyorum, Japon eğitmenin özellikle uygulamalarda, örnek gösterirken kullandığı vücut dilini bile Deniz beyin çevirisi içinde görebilirsiniz.

Tüm bu organize yolculukta, doğası gereği olan boşlukları gözünüzde canlandırmanızı istiyorum lütfen. Nagoya’ da eğitim merkezine yaptığımız 10 dakikalık sabah yürüyüşü, eğitimler arası 15 dakikalık duruşlar, tüm yemek araları, fabrika ziyaretlerine giderken ya da ziyaret sonrası dönüş yolunda otobüs yolculukları. Bunları boş zaman zannediyorsunuz değil mi? O boşlukların tamamı Cevdet Beyin. Sizi etrafına toplayıp tüm o israf zamanlarını, seyahatin en değerli zamanları haline getiriyor. Baktığımız ama göremediğimiz, duyduğumuz ama anlamadığımız tüm boşlukları farklı örneklerle, farklı uygulamalarla anlaşılır bir hale sokuyor. Çünkü biliyor ki zihin yolculuğumuzdaki küçük bir kopuş tüm geri kalan yolculuğu tehlikeye sokar. Bu kopuşa izin vermiyor. Tutup kolumuzdan bizi tekrar yola sokuyor.

Aslında bu yazıyı yazmak için bilgisayarın karşısına oturmadan önce tek bir amacım vardı, gördüklerimi yazmak. Ancak cümleler oluşmaya başladıkça gördüğümden çok hissettiklerimi yazmaya başladığımı farkettim. Kusura bakmayın, aynen öyle devam ediyorum.

Evet Japonya.  Doğunun en uzak ucu. Küçük ama sözü geçen bir adacıklar topluluğu. Bir Türk insanı için seyahat planında ilk ona girse bile alt sıralarda olan bir ülke. Kendimizi, aynı haritada olduğu gibi o kültüre uzak hissediyoruz. Bu uzaklık hissini oraya gittiğinizde inanın daha fazla hissediyorsunuz. Ya onlar bu gezegenden değil ya da biz değiliz!

Japonya, dışardan gördüğünüz, devlet olarak, kontrolü asla elden bırakmayan, serbest piyasa yerine yönetimsel piyasanın hakim olduğu bir kapitalist devlet. Bu kurgu, ikinci dünya savaşı sonrası Japonya’ nın yenilgisi ile ülke kontrolünü ele geçiren Amerika tarafından kurgulanmış.  Bu küçük ama kalabalık ülke tüm eksik kaynakları ile kendini rekabetçi bir devlet statüsüne sokmuş. Devlet, yarı bir şirket olarak faaliyet gösteriyor. Japonya’ da ortak hedefe kitlenen milliyetçi hatta ırkçı ama insani bir kapitalizm destekleniyor. Her birey önce kendi üzerine düşenin yapar. Kalkınmacı devlette bunu destekler. Örneğin bizde olanın tersi, sermayelerini ihraç ediyorlar, dövize çeviriyorlar. Yatırımları sonrasında kazandıkları dövizi, aldıkları borcu ödemek için mutlaka ülkeye sokup tekrar kendi para birimleri olan Yen’e çeviriyorlar.

Bu oldukça milliyetçi hatta agresif olmayan ırkçı bir yaklaşım diyebiliriz. Aynı yaklaşımı tarihsel olarak da tek hoşlanmadıkları Korelilere karşıda net bir şekilde sergiliyorlar. Her yer, iPhone ya da kendi markaları olan akıllı telefonlarla dolu olmasına rağmen bir tek Samsung telefon satan ya da kullanan japon vatandaşına rastlamıyorsunuz. Tüm vatandaşlar tek yürek olarak tavır sergiliyorlar.

Bu milliyetçi yaklaşımı çalışma ortamlarında düzen ve verimli çalışma örnekleri ile sürdürüyorlar. Bir Japon çalışanı bir Türk çalışanına göre birkaç kat daha katma değerli ve verimli çalışma gösteriyor. Ayrıca yükte hafif ama değeri pahalı ürünleri yani teknolojik ürünleri üretiyorlar. Dolayısıyla yaratılan üründe yine birkaç kat daha değerli. Katlanarak büyüyen bu ekonomiye nasıl yetişeceğiz? Son 10-20 sene işin kolayına kaçıp, bizden ileri ülkelerin teknolojilerini, parasını verip satın aldık. Örnek CNC Makinalar.  CNC ‘ yi almak kolay, programlamayı öğrenmek kolay, kullanmayı öğrenmek kolay. Ancak bugünün dünyasında artık teknoloji ile yaratılan şeyler o kadar sanal ki; biz de yapmak istiyoruz aynısından deyip parasını verip o teknolojiyi satın alamıyorsunuz. Ancak ürününü satın alabiliyorsunuz. Örnek nano teknolojiler. Biz bu yarışın neresindeyiz? Birileri bizden, hızla uzaklaşıyorlar. Ara açılıyor. Kendimize bu acı reçeteyi yazmamız lazım.

İçlerinde, Japonya’da büyük pazara sahip klozet üreticisi olan, YAMAHA gibi marka değer olan, tüm araba fabrikalarına motor parçaları üreten, birbirinden güzel ve değerli fabrika ziyaretleri yaptık. Yalın  uygulamaların en güzel örneklerini gördük. Ancak beni en çok etkileyen, birincisi Yalın bakış açısını felsefe boyutunda içselleştirilmiş ve süreçlerin her noktasında bir fiil olan, desteğini lafta bırakmayıp tüm iyileşmeleri yakından takip eden, israfla savaşı, 1 saniye, 1 adım, 1 yen detayına kadar indirmiş firma sahipleri. İkincisi firma sahiplerinin yine kendilerinin seçip, yetiştirme görevini üstlendikleri takım liderleri. Tüm firma sunumlarını ve fabrika gezilerini, öğrenimin ve tecrübelenmenin bir parçası olarak bu Takım Liderlerine yaptırmaktalar. O liderlerin firmayı nasıl sahiplendiğini vücut dillerinden anlıyorsunuz. İşlerine gösterdikleri özeni ve özgüveni sürece hakimiyetlerinde görüyorsunuz. Ülkesine ve firmaya faydalı olmayı kendilerine bireysel hedef olarak koymuşlar. Japonlardan duyduğumuz “Eğer bir kişi, herhangi biri yapabiliyorsa ben zaten yaparım. Eğer bir şeyi hiç kimse yapamıyorsa ben yapmalıyım.” bakış açısı çok değerli. Ayrıca kıyaslamak için şunları da bilmek lazım. Tüm çalışanlar işe başladıkları firmada emekli olmaya çalışıyorlar. Zira iş değiştirmek ayıp. Aynı işyerinde başka bir mevkiye talip olmak ayıp. Eğer zaten o mevkiye uygun olan kişi sizseniz o yolda eğitim alıyorsunuz ve oraya hazırlanıyorsunuz. Dolayısıyla sizin üzerinize düşen o mevkideki kişiye destek olmak ve onun eksiklerini kapamak. Takım olmanın ruhu zaten bu değil mi?

Bu ruhu sokaktaki insanda da gözlemliyorsunuz. Yaşları oldukça ileri, emekli olan kişiler eve kapanmıyor. Onlara her köşede rastlıyorsunuz. Onlara 3-4 saatlik periyodlarda, gerektiğinde trafik güvenliği personeli, metroda kalabalık istasyonlarda yönlendirme memurları ya da otel gibi büyük binaların parklarına giriş çıkışları düzenleyen personel olarak rastlayabiliyorsunuz. Vücut dillerinde en ufak bir bıkkınlık ya da işi savsaklama göstermiyorlar. Aksine çalışma saatleri içinde sürekli enerjik, güler yüzlü, temiz ve bakımlı kıyafetler giyiyorlar. Motivasyonlarının zaman içinde kazandıkları tecrübe ve mevkiye oranla azalacağına tam tersine artığını gözlemliyorsunuz. Bu kişiler şehrin en işlek yerlerinde, hal ve tavırları ile düzenin ve disiplinin en güzel görsel örneğini her an sergiliyorlar.

Eğitim deyince benim de zayıf noktam kitap, Japonya %100 okuma yazma oranını ile yine ileri ülkelerden biri. Nagoya ve Tokya’ da birkaç kitapçıyı didik didik gezdim. Kendimi kaybettim. Fiziksel olarak da gerçekten kayboldum. Özellikle benim gibi Takvim kullanmayı seven biri olarak farklı örnekler görmek istedim ancak tam bir şok ile karşılaştım. Onlarca farklı tipte takvim kullanmaktalar. Zamana verilen önemin ve takip başarısının altında yatan detayı görüyorsunuz. Yine tüm kitapçılarda ya da marketlerde, bizde olmayan Manga adı verilen Japon çizgi romanlarından oluşan kültürü görmemek ve etkilenmemek mümkün değil. Ülkede her sene iki milyar adetten fazla satılan bu romanlar bir kült olmuş. Ülkede kullanılan tüm çizgi roman için kullanılan yıllık kağıt, tuvalet kağıt kullanımının neredeyse iki katı imiş. Tuvalet kağıdı kullanmıyorlar mı ? Acaba diye düşünebilirsiniz. Tuvalet ve temizliği konusuna verdikleri önemi kendilerinden ısıtmalı, yıkama fıskiyesi ve ısısı ayarlanabilen, fanla kurutma yapan standart Japon tuvaletlerini gördüğünüzde değişiyor. Belki de fanlı kurutma sistemi, tuvalet kağıdı kullanımını mutlaka azaltmıştır!

Kaldırımlar bir ülke kültürünün aynasıdır derler. Halk hak ettiğini orada bulur çünkü. Bu görsel deneyimi arttırmak için ben de bisiklet kiraladım. Amacım kısa zaman dilimi içinde daha fazla yer görmek, gezmek ve şahit olmak idi. Dünyanın her köşesini gördüm diyemem ancak bir çok ülke ve örnek başşehir gördüm. Ancak hayatımda kendimi Japonya sokaklarındaki kadar güvende ve rahat hissetmedim. Suç oranı sıfıra yakın. Etrafta bir tek polis görmüyorsunuz. Şehrin ortasından geçen yüksek otobanların etrafı trafik gürültüsünü azaltmak için yalıtım malzemeleri ile kapatılmış. En ufak bir gürültü yok. Kimse kimseye yan gözle bile bakmıyor. Herkes birbirinin işini kolaylaştırmak için aşırı özen gösteriyor. İnsan gibi yaşıyorlar ve sosyal iletişimi caz sanatçısı gibi yürütüyorlar.

Bir canlı olarak hayatta kalmak ana amacımız gibi gözükse de, hayatta mutlu olmak önceliğimiz. Ancak sosyal hayatta zor olsada iletişim içinde olduğumuz insanlarla, beraber mutlu olmamız gerekmekte. Bunun en güzel tanımlama örneğini “caz” da bulabiliriz. Sanatçı olarak her bir bireyin hangi enstrümanla nasıl bir ses çıkartacağı çok standart ve önceden yazılmış olan orkestraları bilirsiniz. Orkestra mutlaka bir şefe ihtiyaç duyar. Herkes onu gözler, direktif bekler. Zamanlama ve tempoyu şef belirler. Ancak caz özgürdür. Sanatçılar serbesttir. Her sanatçı hissettiğinde, istediğinde, istediği kadar kendini ifade eder. Ancak ifadesindeki özgürlük, diğerlerinin ifade arayışlarının önünü kapamaz. Birey, solo yaparken, kulağı diğer sanatçılardadır. Başına buyruk değildir. Uyumu, dinleyenler keyifle hissederler. Solo sırasında sanatçı sınırsız uçarken, diğerleri ona eşlik eder. Onu tamamlar, hatta iştahlandırır, coşturur. Cazda özgürlük ile bütünün çıkarı arasında bir çelişki yoktur. Her birey daha iyi bir bütün yaratmak için çaba gösterir. Daha iyi bir bütüne katkı sağlamak için, ter döker. Kimse bunu asla ketum bir fedakarlıkla yapmaz. Sadece kendilerini ifade etmek isterler. Bizler, büyük ustaları izlerken, onları “kendini kaybetti” olarak tanımlarız. Halbuki onlar kendilerini bulurlar.

Ben bir “Yalın Uygulayıcı” olarak onların kültüründen olmamama rağmen içlerinde kendimi buldum. Bana bu yolculukta yardımcı olan tüm yoldaşlarıma borçlu olduğumu bilmelerini istiyorum.

Teşekkürler
Hüsrev YAMAN
Mayıs 2018

 

CEVAP VER