Refahın Arttırılması

0
1607

Refahın Arttırılması ve Paylaşımı Yolu ile Mutluluğu ve Esenliği Aramak Türkiye’nin Vazgeçilmez Önceliği Olmalıdır

Türkiye coğrafyasına baktığımızda, coğrafyamızın tehdit ve fırsatlarla dolu olduğunu hemen gözlemleyebiliyoruz. İnsanoğlunun tarih sahnesine çıkmasından günümüze kadar geçen süre içerisinde coğrafyamızda hareket eksik olmamış, tehdidin birisi bitmeden diğeri ortaya çıkmıştır. Bu coğrafyada yaşayan bizlerin çok dikkatli olması, her günümüzü doğru ve yarar getirecek, değer üretecek şekilde geçirmemiz gerekmektedir.

1952 yılında Kore ikiye bölünmüş, Türkiye dâhil hemen tüm ulusların yer aldığı bir dünya savaş alanına dönüşmüştü. Halk açtı, bölünmüştü ve korku içindeydi. 2007 yılının Güney Kore’sine baktığımızda ise tamamen farklı bir manzara ile karşılaşmaktayız.

2006 rakamları ile Güney Kore’nin 326 milyar dolar dış gelir elde ettiğini ve kişi başına düşen milli gelirin 24 bin dolara eriştiğini dikkate almamız gerekmektedir. Güney Koreli Samsung isimli teknoloji devi bir şirketin 140 milyar dolarlık ciroya, net gelirinin 9 milyar dolara ulaştığını, Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge)’ye 5,5 milyar dolar yatırdığını, Ar-Ge faaliyetlerinde 32 bin kişinin çalıştığını, çalışanların 2.700 adedinin doktor mühendis olduğunu, Ar-Ge’ye net gelirin yüzde 6,82’sini harcadıklarını dikkatlerimizden hiç çıkartmamız gerekmektedir.

Hürriyet gazetesinin 20 Mayıs 2007 tarihli sayısında TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Nüket Yetiş Türkiye’nin Ar-Ge yatırımını şöyle özetliyor: “Türkiye özel sektör, üniversiteler ve kamu kurumlarının Ar-Ge’ye ayırdığı kaynakların toplamı 2004’te 2 milyar dolar. ABD ise 300 milyar dolar harcadı. Çin bu yıl Ar-Ge için 130 milyar dolar ayırıyor. Japonya 120 milyar dolar. Almanya 60 milyar dolar.”

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Japonya bu savaşta yenik düşmüş, Japonya’nın teslim olduğu gün birçok Japon hayatına kıymıştı. Tokyo’nun her tarafının yıkıldığı, oturacak ve çalışacak doğru dürüst bir yer bile yokken, hatta daha da acısı ülkede yiyecek pirinç bile bulunamazken, iki genç Japon mühendisi yıkık duvarlar arasında bir araya gelerek gelecek için bir vizyon oluşturuyorlardı. Bu gençlerden birisi sonradan herkesin yakından tanıyacağı Akio Morita iken, diğer ortağı Masaru Ibuka. Bu iki ortak birlikte Sony’nin tüketici elektroniği ile meşgul olacağını, tüketici elektroniğinde Sony’yi ve Japonya’yı dünyanın en iyisi yapma konusunda kararlılıklarını kayıt altına alıyorlardı. Vizyonlarını bu şekilde belirledikten sonra ilk yaptıkları iş ise, pirinç pişirmek için basınçlı tencere yapmak oldu. Tencere yapmak bile o günlerdeki Japonya için ciddi bir sorundu. Çünkü tencere yapımında kullanacakları çelik yoktu. Tencere çeliğini ise Japonya’ya atılan bombaların kapsüllerini dağlardan toplayarak temin ettiler.

Japonlar İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktıktan sonra yaşamak için ihracatı, kaliteyi ve verimliliği tam bir seferberlik olarak ele aldılar. Herkes bu ülke hedefi için yılmadan yorulmadan gece gündüz yıllarca çalıştı, kazandığını biriktirdi. Yeni yatırımlar için milli birikimler oluşturdular. Yıllık izinlerini tam kullanmak Japonlar için uzun yıllar ayıp olarak karşılandı. Nasıl oluyordu da bir çalışan 15 gün birden izin kullanabiliyordu.

İnanılmaz bir ulusal seferberlik duygusu ile inanılmazı başardılar. Japonya dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisi olurken, Japon halkı kazanılan refahı hakça paylaşabiliyor ve yıllar içinde sosyal refah da her bir kişiye ve yöreye ulaşıyordu. Uzun yılların çabası sonunda Toyota dünya otomobil üretiminde 1950 yılından bu yana geliştirdikleri Toyota Üretim Sistemi (=Yalın Üretim Sistemi) yaklaşımını mükemmelleştirerek dünya birinciliğini Amerikalılardan alırken Panasonic, Sony, Canon, Minolta ve diğerleri kendi sektörlerinde dünya liderliğini sürdürür oldular. Toyota Üretim Sistemi olarak örnek alınan Yalın Üretim Sistemi, tüm sektörlere yayılmış ve Türkiye’de çok başarılı uygulamalar hayata geçmiştir.

Japonya’nın inanılmaz yükselişinin arkasında ulusal ihracat seferberliği, hayal gücü, inanç, cesaret ve bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile çalışmak yatmaktadır. Türkiye’nin benzeri ulusal ihracat seferberliğine Güney Kore, Tayvan, Çin, Hindistan, Brezilya, Vietnam ve diğer ülkelerde de rastlıyoruz. Bütün bu ülkelerin Endüstri Devrimi dışındaki ülkeler olduğu dikkati çekmektedir. Enerjiyle ve insana saygı temelli çalışma, bilimsel yaklaşım ve sistem düşüncesinin başta Japonya olmak üzere bu ülkelerde ön plana geçtiğini görüyoruz.

Türkiye tarihine baktığımızda da ulusal seferberliğin, ülke için fedakârlığın, ülke için canını feda etmenin yabancı bir kavram olmadığını görüyoruz. Çanakkale’de Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nda aynı inancı, aynı fedakârlığı, aynı hayali, aynı cesareti ve inanılmaz çabayı, ölümü bile göze almayı Türk insanı gösterdi. Türk insanının yabancı olmadığı bu özellikleri şimdi Türkiye’nin dış geliri için seferber etmemiz gerekiyor. İhtiyacımız olan tek şey dünya çapında iş yapmak, işin başarısı için Türk insanının doğasında bulunan eşsiz liderlik özelliklerimizi ortaya çıkartmaktır.

Türkiye’nin son 5 senedir ihracat için gösterdiği çaba hiç küçümsenmemekle beraber ulaştığımız 92 milyar dolarlık ihracat Türkiye için yetmemektedir. Türkiye’nin, 73 milyon nüfusu olan, nüfusunun %50’si 24 yaşının altında olan ve her yıl iş piyasasına çıkan 700 bin gencine iş temin etmesi ve gelecekleri için umut beslemelerini sağlaması gerekmektedir. Ortalama milli gelir artmasına rağmen eriştiğimiz 5 bin dolar civarı ortalama gelir Türkiye Cumhuriyeti’nin esenliği, vatandaşlarımızın refah ve mutlulukları için yetmemektedir. Yunanistan’daki ortalama gelirin 26 bin dolar olduğu günümüzde Türkiye’nin dış gelir çabasını iki hatta üç misline çıkarması milli ve vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Kuzey Irak’ta cereyan eden siyasal gelişmeleri ve petrole dayalı kalkınma, refah arayışlarını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Türkiye’nin önümüzdeki 4-5 yıl içinde dış gelirini ilk önce 200 milyar dolara ve takip eden yıllarda da 300 milyar dolara çıkartması gerekmektedir. İhracat seferberliği ile birlikte kazanılacak olan refahı ülkemizin en uzak yörelerinde yaşayan insanımıza kadar götürmemiz de gerekmektedir.

Türkiye’nin dış gelir elde etme ve ihracatı en ön plana çıkarma çabasını devlet politikası haline getirmesi, siyasi partilerin bu öncelikli politikayı aynen sürdürmesi gerekmektedir. YÖK ve MEB başta olmak üzere bütün kurumlarımızın, kuruluşlarımızın hedef, strateji ve faaliyetlerini bu ana ülke stratejisine uygun hale getirmesinde çok önem bulunmaktadır. Toyota’nın günümüzde ulaştığı başarı artık tüm sektörlerin, ülkelerdeki kuruluşların dikkatini çekmekte ve dünyanın en kârlı, en başarılı şirketlerinin başında Toyota gelmektedir. Toyota’nın Adapazarı’ndaki fabrikası, Türk üretim sektörü için büyük bir şanstır. Toyota Adapazarı’nda üretimin ve ihracatın artmasıyla birlikte sürekli Toyota’yla çalışan diğer Japon yan sanayi firmaları da Türkiye’ye geldiler. Yazaki, Toyotetsu, Toyota Boshoku vb. firmalar kendi alanlarında Türk firmaları için Benchmark teşkil etmektedirler.

1960 yıllarının Türkiye’sinde hâkim ekonomik görüş, ithal ikamesi idi. Bunun için yatırım teşvikleri ve yüksek gümrük duvarları ile yerli yatırım ve yatırımcılar teşvik edilmekteydi. Bu yöndeki ekonomi ve sanayileşme politikaları ile 1970’li yıllarda Türkiye’de başta otomotiv ve tekstil olmak üzere hemen her sektörde yatırımlar ve teşvikler meyvelerini vermeye başladı.

1960-1996 yılları arasındaki manzaraya baktığımızda yerli üreticinin mutlak hâkim olduğu bir ekonomik model oluşmuştu. Bu modelde, Türk vatandaşının artan tüketim ihtiyaç ve alışkanlıklarının tetiklediği talep, arzın çok önünde idi. Her sektörde 2-3 kuruluş pazarı bölüşmüştü ve fiyatları üreticiler belirlemekteydi. Geçerli formül Fiyat = Maliyet + Kâr idi. Bu dönemde enflasyon gittikçe yükselmiş ve kemikleşmişti. Mal sahibi olmak, para sahibi olmaktan daha büyük avantaj sağlıyordu. Enflasyonu düşünen tüketici veya üretici, ihtiyacından evvel hür türlü mala sahip olmayı tercih ediyordu. Faaliyet kârlarının hep enflasyonun üstünde olması en büyük gayretti.

Üretim yapmak için bir lisans sahibi olmak yetiyordu. Türkiye’deki firmalar 1960-1996 arasında Ürün Geliştirme (Ür-Ge)’ye ve Ar-Ge’ye bazı istisnalar dışında gereken önemi vermediler. Yabancı şirketlerle lisans anlaşmaları ile ürün ve üretim teknolojisi ihtiyacını gidermek geçerli yönetim politikasıydı.

1960-1996 yılları arasında uygulanan teşvik politikası, üretim tesisi ve makine yatırımlarının gelişigüzel gerçekleşmesine sebep oldu. Bu yüzden ülkemizdeki üretim kapasitesi kapalı alan, makine ve tesis olarak gereğinden fazladır.

Herhangi bir sektörde başarılı iş yapabilmek için gerekli vazgeçilmez insan sayısı bir elin parmakları kadardı. Geri kalan insan ihtiyacını değiştirerek yenilemek problem yaratmıyordu. Çalışanların moral ve motivasyonu, yetkinliklerinin sürekli geliştirilmesi ancak belirli sayıdaki firmanın gündemindeydi.

1960-1996 yılları arasında Türkiye’nin dış ticareti ve dış geliri ihtiyaçların çok altında gerçekleşmişti. Türkiye’nin dış borç ihtiyacı artmakta ve önlenemez kemikleşmiş enflasyon – dolayısıyla Türk parası – hemen her gün değer yitiriyordu.

Türkiye, yeterince korumasız ve hazırlıksız olarak 1.1.1996 tarihinde Avrupa Gümrük Birliği’ne girdi. Gümrük Birliği’ne girmesi ile birlikte tüm sektörler birden dış rekabete açılmış oldu. AB’den gelen tüm mallara sıfır gümrük uygulanıyordu. AB dışından gelen mallara ise AB seviyelerinde gümrük rejimi uyguluyordu. Japonya, Kore, Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve diğer ülkelerden gelen mallara karşı AB ülkeleri seviyesinde gümrük tarifesi uygulanması, başkaca korumanın olmaması Türk sanayicisini ve ekonomisini ciddi bir rekabet ortamına birden bire itti.

Ekonomi alanında bütün bu gelişmeler olurken, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Sovyet Bloğu’nun dağılması ve internette meydana gelen muazzam dönüşümler tüm dünya ülkelerini ve Türkiye’yi dramatik şekilde etkiledi.

İç siyasetteki olumsuzluklar ile birlikte ekonomide ve bankacılıkta yaşananlar Türkiye’yi 2001 yılında darboğaza soktu, adeta iflasın eşiğine getirdi. Birçok banka battı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa büyük sayıda beyaz yakalının işten çıkarılması gerçekleşti. 2002 parlamento seçimlerinde parlamentodaki tüm partiler kaybetti ve mevcut siyasi oluşum gerçekleşti.

Türkiye’nin 1960 yılından 2001 yılına kadar takip ettiği ithal ikamesine dayalı ekonomi ve sanayi politikası beraberinde Ford’un, General Motors’un geliştirdiği Kitlesel Üretim yaklaşımının en kötü örneklerinin Türkiye’de oluşmasına sebep olmuştu. Bu dönemde tüketici ihtiyaçları adeta patlamış; üreticinin adeta çok rahat ortamda üretim, satış yapmasına, hizmet sağlamasına sebep olmuştu. Uygulanan şirket politikası, arz politikası olarak Arz = Talep-1 formülü çerçevesinde yürütülüyordu. Tüketiciye sunulan ürünlerdeki mantık Henry Ford’un siyah Model T’sini andırıyordu. Müşteriler paralarını vererek, ürün almak için sıraya giriyorlardı.

Bu dönem sırasında Turgut Özal’ın başını çektiği ekonomik ve finansal reformlar, ülke ekonomisini bir ölçüde yurtdışına açmış, yaşanan ekonomik sıkıntılarla birlikte dışa açılma, ihracat adeta bir zaruret olmuştu. İhracat yapmak için ISO belgesi alma mecburiyeti ve 1990 başlarında Türkiye’de Toplam Kalite Hareketi, kaliteye yönelme konusunda sistematik bir yaklaşım getirdi. Birçok Türk şirketi Avrupa Toplam Kalite Ödülü (EFQM)’nü kazandı. Büyük gruplar, Toplam Kalite’yi stratejik seviyede ele aldılar. Toplam Kalite Hareketi, yönetime topyekûn yaklaşmaya, insanı ve planlamayı öne çıkartmaya, müşteri ve sistem kalitesine, iş süreçlerine ve iş sonuçlarına önem vermeye dayanan, yönetimde bir yaklaşım modeli oluşturdu. Toplam Kalite Hareketi hâlâ ülkemizde önemli rol oynamaktadır.

1990-2001 yılları arasında ülkemizde Toplam Kalite dışında çok önemli değişiklikler de olmuştu. Adapazarı’nda Toyota fabrikası üretime geçmiş; Goodyear, Pirelli ve Lassa, Arçelik’in tüm fabrikaları, Unilever fabrikaları ve Beko Toplam Üretken Bakım (TPM)’da JIPM’den ödül kazanmış; Bosch, Siemens, Delphi, Hugo Boss, Lear, TetraPak ve uluslararası üne sahip diğer birçok kuruluş Türkiye’de üretim yapar olmuştu.

2001 ekonomik krizi ve 2002 yılındaki siyasetteki dramatik değişim, AB ile entegrasyon sürecindeki hızlanma ve üyeliğe giriş müzakerelerinin başlaması, Türkiye nüfusunun sosyolojik yapısı, genç nüfusun ihtiyaç ve beklentileri, bu dönemde dünya ticaretinde meydana gelen radikal dönüşüm, Türkiye’yi dünya ile bütünleştirmiş ve dünya ile bütünleşme, dönüşü olmayan bir mecraya yönlendirmiştir. Gittikçe Düzleşen Dünya’da Türkiye de yerini almaktadır. Dünya ile gittikçe bütünleşen, yakınlaşan Türkiye; Yalın Üretim ilkelerini hayata geçiren kuruluşlar ile dünya çapındaki rekabette stratejik ve lojistik avantajlar elde etmektedir. Türkiye’nin coğrafyamızın Ar-Ge, Ür-Ge, Siparişten Teslimata ve Hizmet süreçlerinde Operasyonel Mükemmellik Merkezi konumuna geldiğini rakip ülkeler, uluslararası firmalar kabul etmekte; dünyada söz sahibi olmak isteyen firmalar Türkiye’de Operasyonel Mükemmellik ve üretim üsleri aramaktadır, açmaktadır. (Otomotiv ve tekstildeki gelişmelere ait yazılarımızda bu konudan kısaca söz edilmektedir.)

Her seviyede çalışan Türk insanının rekabetçi yaradılışı, disiplinli hayat anlayışı, yılmayışı, dayanıklılığı, başarma azmi, öğrenme arzusu ve fedakârlık anlayışı çok önemli avantajlarımızdır. Türkiye, dünya ve coğrafyamız çok önemli olayların içinden geçmektedir. Bu dönemde Türkiye’nin en önemli önceliği, refahı arttırmak ve yaygınlaştırmak ve bunun için ihracat ve dış gelir elde etmek olmalıdır. Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; vizyon sahibi, dünyanın fırsatlarını ve tehditlerini yakından bilen, konusunda dünya çapında olma vizyonuna sahip, bu vizyona inanan, cesaret sahibi, çalışmaktan yorulmayan, yılmayan, ülke çapındaki ve firma içindeki liderlerdir.

Liderlerimizin hayal güçleri, inançları, cesaretleri ve yüksek enerjiyle çabaları; yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yerini belirleyici olacaktır.

Saygılarımla,

Yalçın İpbüken

CEVAP VER