Yaşam İçinde Kalite

0
1435

Ağustos ayının ilk haftası Almanya Wiesbaden’de Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin “Spor Yolu ile Eğitim ve Kültür Konferansı”na katıldım. Konferansa 153 ülkeden delegeler katılmıştı. Konferans aralarında delegeler biraraya geliyor ve sohbetler yapıyorduk. Sohbetlerin konusu tahmin edeceğiniz üzere spor üzerine idi. Bu sohbetlerin birinde bir grup Güney Amerikalı ve Kuzey Afrikalı delege ile biraraya geldim. Benim Türkiye’den olduğum öğrenildikten sonra konu Türk Milli Futbol Takımı’na geldi. Birisi Panamalı, diğeri Faslı iki delege Türk futbol takımını uzun bir süre bıkmak sıkılmak bilmeden anlattılar. Her oyuncuyu, antrenörü ve milli takımın başarısını övgü ile anlattılar. Bu övgüleri o kadar arttı ki, bir ara Türk futbol takımının Brezilya’ya birinci maçtaki mağlubiyetinin haksızlığı üzerinde bile duruldu.

Yine aynı şekilde bir görev dolayısıyla Temmuz ayı içinde Bulgaristan ve Makedonya’ya gitmiştim. Orada karşılaştığım ve birlikte çalıştığım insanlarla konuşurken güncel konulara da temas etme imkanımız oldu. Yine konu, Türk futbol takımının Kore ve Japonya’daki inanılmaz performansı ve başarısı idi. Oradaki insanlar Türk futbol takımının başarılı sonuçlar aldığı günlerde herkesin işini gücünü bırakıp Türk bayrakları ile sokaklara döküldüğünü, kendi milli takımlarının başarısı kadar sevindiklerini, coşku ile Türk takımının başarısını kutladıklarını ifade ettiler.

Yine aynı seyahatlerimden birinde Hırvatistan’da bulunduğum sırada toplantı sırasında birden bire toplantıda bulunan bir kişi toplantıyı durdurup Türk futbol takımının Çin’i yendiğini büyük bir müjde ile haber verdi. Birdenbire toplantının havası değişti. Ve adeta Hırvatlar Türkiye’nin başarısını kendi başarıları gibi sevinçle karşıladılar. Aynı gün öğle saatlerinde Hırvatistan’ın başkenti Zagrep’ten ayrılırken Hırvat takımının maçı vardı. Zagrep’te bütün hayat durmuştu. Herkes; devlet memurları, çalışanlar işlerini güçlerini bırakmışlar, televizyonun etrafında toplanmışlardı. Türkiye Çin’i yenerken Hırvatistan’ın mağlup olup elendiğini gördük. O gün Hırvatlar’ın kendi takımlarının elenmesinden dolayı büyük keder duyduklarına şahit oldum.

Son günlerde basında yeralan İlhan Mansız ile ilgili haber ise daha da şaşırtıcı idi. Japonya’da bir seyahat şirketi İlhan Mansız’la tanışmak, el sıkışmak isteyen Japon bayanlar için Türkiye’ye tur düzenlemiş. Tura katılım bedeli 3000 Yen imiş, yaklaşık 2500 USD.

Bundan birkaç yıl önce bir bayram tatili sırasında Tunus’a gitmiştim. Tunus çarşılarında dolaşırken esnaf, Türk olduğumuzu söylediğimizde “Şampiyon Galatasaray” diye bağırmaya başladı. Galatasaray Kulübü’nün UEFA Kupası’nı kazandığı yıl Avrupa’nın herhangi bir kentine gittiğinizde sizin Türk olduğunuzu farkettikleri an Galatasaray’ın ismini telaffuz ediyorlardı.

Yine 30 Ağustos tarihinde büyük bir sevinci paylaştık. Süreyya Ayhan ismindeki kızımızın Türk bayrağı altında 1500 metre gibi atletizmin en zor branşlarından birinde Avrupa’nın en büyük atletlerine adeta yarım tur bindirerek binlerce seyirci karşısında birinci olması da bir Türk olarak hepimizi gururlandırdı, mutlu etti. Süreyya Ayhan’ın bu başarısı bir Türk vatandaşı olarak bizi çok yakından ilgilendiriyordu. Çünkü uluslararası atletizm müsabakalarında bu seviyedeki bir başarıyı 1948 Londra Olimpiyatları’ndan beri ilk defa elde ediyorduk.

Bunun dışında Greko-Romen güreşçimiz Hamza Yerlikaya’yı da dünya çapında bir sporcu olarak hatırlamak gerekiyor. Altı defa Avrupa şampiyonu, iki defa Dünya şampiyonu ve iki defa Olimpiyat şampiyonu olmuş “Asrın Güreşçisi” ünvanı verilen büyük bir sporcudur. Hamza Yerlikaya ilk şampiyonluğunu çocuk denecek bir yaşta elde etmiştir.

Görüleceği üzere Türkiye markasını oluşturmak açısından bu beş olayın ne kadar önemli olduğunu ve milyonlarca dolar reklam parasına bile yaptırılamayacak derecede etkili olduğunu hepimiz rahatlıkla kabul ederiz. Türk sporcusunun futbolda, basketbolda, atletizmde, halterde ve güreşte elde edilen başarıyı gerçekleştirebilmek için hem bireysel manada hem de örgütsel manada liderliğe ve yönetim kalitesine ihtiyacı bulunmaktadır. Eğer 80’li yıllarda Türk futbolunu uluslararası seviyeye çıkartmak için birileri Derwal’i, Piontek’i Türkiye’ye getirmeyi akıl etmeseydi, Futbol Federasyonu özerk hale getirilmeseydi, futbol sahaları ışıklandırılarak ve çim kalitesi artırılarak uluslararası seviyede yarışma yapılabilir hale getirilmeseydi bugün Kore’de ve dün Galatasaray’ın Avrupa’da yaşadığı başarıyı elde etmek mümkün olmayacaktı.

1948 yılından beri ilk defa bir atletimiz 1500 metrede Avrupa şampiyonu olabiliyorsa bunda mutlaka bireysel bir liderlik sözkonusudur. 54 yıl sonra aldığımız bu muhteşem neticenin dünya şampiyonluğu ve olimpiyat şampiyonluğu ile devam etmesi ancak yönetim kalitesi ve üstün yetenekli bireysel liderlik becerileri ile mümkündür.

Eğer Hamza Yerlikaya iki defa elde ettiği olimpiyat altın madalyasını yeterli görmüyor hala Atina’da bir üçüncü olimpiyat madalyasının peşinde koşuyorsa bunda mutlaka üstün bir yönetim kalitesi ve liderlik becerisini aramak gerekmektedir.

Türk insanının spor sahasında gösterdiği uluslararası seviyedeki başarı azmini yaşamımızın her tarafına taşımak mümkündür. Hareket noktası dünya çapında olmayı hayal etmek, bu hayale tutkuyla sarılmak, bu başarıyı elde edeceğine inanmak, bu hayalin gerçekleşeceğine cesaret etmek ve herşeyden önce de disiplin içinde yapmak gerekmektedir. Yapmak demek 365 gün bitmek tükenmek bilmeyen bir gayretle, kar-kış demeden, yaz-sıcak demeden sistematik olarak çalışmak demektir. Dünya çapındaki başarı için azimle, dikkatle ve sabırla çalışmak gerekmektedir. Dünya çapında sporcuyu, işadamını, mühendisi, müteahhiti diğerlerinden ayıran en önemli özellik yukarıda özelliklerini vermeye çalıştığımız niteliklere sahip olmaktan geçmektedir.

Yalçın İpbüken
Önce Kalite Dergisi
{Ekim 2002}

CEVAP VER