Zaman Kaba Kuvvet Zamanı Değil

0
1029

Yönetmek için güç kullanmaya ihtiyaç var mı? Yönetmek kaba kuvvet ya da en az onun kadar korkutucu olan “psikolojik yıldırma” gerektir mi?

Stanford Üniversitesi’nden Robert Sapolsky babunlar arasındaki liderliğin “psikolojik yıldırma” üzerine kurulu olduğunu söyler. Uzun yıllar izlediği “Solomon” isimli babunun ilerleyen yaşına rağmen liderliğini korumasını, fiziksel gücünden çok diğer babunlara meydan okumasına borçlu olduğunu anlatır.

Sizin şirketinizde “yıldırarak” yönetenler var mı?  Düzen sağlamak için psikolojik baskı uyguluyorlar mı?

Yönetmek mutlaka fiziksel ya da psikolojik baskı kullanarak mı olur? Düzen sağlamak için kaba kuvvet şart mıdır?

Bizim de hayvanlar gibi düzene ve bu düzeni koruyacak lidere ihtiyacımız var. Aileler, şirketler ve her tür topluluk için “düzen” hayati bir konudur.

Çoğumuz lider deyince güçlü, otoriter kişileri getiririz gözümüzün önüne. Bunun nedeni hem genetiktir hem de aile ve okulda aldığımız eğitimdir. Genetiktir çünkü atalarımız düzen sağlamak için kaba kuvvet kullanıyorlardı, eğitimseldir çünkü büyük çoğunluğumuza çocuk yaştan beri doğrular ve yanlışlar hep sertlikle öğretilmiştir. Bu nedenle bizim zihnimizde liderlikle kaba kuvvet aynı “dosyada” durur.

Medeniyet aklın ve zekanın yükselmesi, kaba kuvvetin sadece spor alanında sınırlı kalması demektir.

Liderliğin evrimi kaba kuvvetten bilgeliğe doğru bir evrimdir.

İçinde yaşadığımız çağ, aklın ve yaratıcılığın servet yarattığı bir çağ. Bu çağın üretim biçiminde katı hiyerarşik yapılar, emir-komuta yöntemleri giderek etkisini yitiriyor, artık korku salarak yönetmek tarihte karışıyor. Bunların yerini daha esnek ve demokratik yapılar alıyor.

Bu sadece şirketler için değil toplumlar için de geçerli. “Yasemin Devrimi” ya da “Arap Baharı” olarak adlandırılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da halklar “Daha fazla demokrasi” talep ediyorlar. Sultanlar, krallar, emirler meydanlarda toplanan kitlelerin isteklerine boyun eğmek zorunda kalıyorlar.

Kaba kuvvet devri bitiyor.

Ancak tüm bu olumlu eğilimler en demokratik organizasyonlarda, en ileri toplumlarda bile zorbalığın sonsuza dek sona erdiği anlamına gelmiyor maalesef. İçimizdeki kötülük her zaman hortlamaya hazır.

Hepimizin karanlık bir yanı var. Hepimizin içindeki kötülük bu karanlıkta saklanır. (Jung)

Her an ortaya çıkmaya hazır bu “kötü yanımız” elimize güç geçince dizginlenemez olabilir.

Hobbes’un, insan doğasının kökenlerinin aslında kötülük üzerine kurulu olduğunu ortaya attığı 17.yy’dan bugüne şüphesiz çok zaman geçti; ama bugünün en önemli siyasi mücadeleleri bile hala insan doğasının karanlık yönünü dizginlemek üzerine kurulu.

Çağımızın en ünlü askeri strateji uzmanlarından Sir Basil Liddell Hart “Barış istiyorsanız önce savaşı anlayın” der. Benzer bir mantıkla Harvard Üniversitesi profesörlerinden Barbara Kellerman da liderlik üzerine yaptığı çalışmalarda, gerek kurumsal gerekse toplumsal hayatta liderlerin neden ve nasıl kötü olduklarını anlamanın aslında tüm toplumları daha iyi liderliğe götürebilecek yollara ışık tuttuğunu vurgular. Liderliğin karanlık yüzünü anlamak, liderliğin parlak tarafını geliştirmenin bir yoludur.

Kötülüğün doğuştan gelen bir özellik olup olmadığı derin bir felsefe konusu ama kötülüğün öğrenilen bir davranış olduğu muhakkak. İsterse doğuştan iyilikle donatılmış olsun her insan ailesinden, okulundan, çevresinden kötülüğü öğrenebilir. Kötü olabilir. Feodal, baskıcı aile tipi ve dogmatik eğitim anlayışı diktatörler ortaya çıkarır.

Bir liderin karakteri ve değer yargıları onun iyilik potansiyelini belirler. Etik değerlerden yoksun ve ilkeleri olmayan liderler sahip oldukları gücü kendi çıkarları için kullanırlar.

Yaşadığımız çağ bizden daha akıllı, daha duyarlı olmamızı bekliyor. Dünya her geçen gün daha demokratik bir dünya olmaya doğru gidiyor. Bu çağ, çok sesli ve çok renkli; tüm bu seslerin ve renklerin bir arada yaşayabileceği düzenleri yaratmamız gerekiyor.

Toplumlar daha eşitlikçi, daha demokratik oluyor. Bu değişimi anlamayan siyasi liderler teker teker iktidarlarını kaybediyorlar.

Bugünün şirketleri de daha eşitlikçi, daha katılımcı, daha çok sesli ve çok renkli olmaya doğru gidiyor. Elbette her kuruluşun kendine özgü özellikleri vardır. Bir hastaneyi yönetmekle bir reklam ajansını yönetmek farklıdır: Birinde kurallar diğerinde ise yaratıcı özgürlük hakim olmak zorundadır; ama içinde yaşadığımız çağ, orduları bile daha eşitlikçi kılıyor. Bugünün orduları bundan elli sene öncesinin orduları gibi yönetilmiyor.

Bu zamanın bütün kurumları daha eşitlikçi daha demokratik kurumlar. Bu değişimi anlamayan, kendini dönüştüremeyen organizasyonların ayakta kalması mümkün değil.

Zaman kaba kuvvet zamanı değil. O devir çoktan kapandı. Hepimiz bu zamanın ruhunu anlamak zorundayız.

Temel Aksoy

CEVAP VER