Öğrenilmiş İyimserlik, Temel Aksoy

0
3074

Çocuklarımıza düşmemeyi değil, düşünce nasıl kalkacaklarını öğretmemiz gerekiyor. Hayat o kadar belirsizliklerle dolu ki insanın hep başarılı olması mümkün değil. Rüzgar bazen o kadar sert eser ki insan bir anda yerde bulur kendini. Maharet, düşünce kalkmasını bilmektir. Üstelik hata yapmak da yenilgiye uğramak da son derece öğreticidir.

Çoğu ağacın dalları fırtınada kırılır ama söğüt eğilir ve tekrar eski haline geri döner. Söğüt gibi olmasını bilmeliyiz: Kararlı ve sakin; eğilen ama kırılmayan.

Güçlü olmakla dayanıklı olmak aynı şeyler değil. İnsanların da kurumların da uzun dönemde ayakta kalmaları ne kadar güçlü değil asıl ne kadar dayanıklı olduklarına bağlıdır. Dayanıklı olmak, vazgeçmemek demektir. Dayanıklılık, olayları anlamlandırma, en sınayıcı koşullardan ders çıkarma; inancını, motivasyonunu yitirmeden devam etme gücünü kendinde bulma yeteneğidir.

Psikologlar dayanıklılığı, “yaşanan güçlükler karşısında gösterilen pozitif bir adaptasyon süreci” olarak tarif ediyorlar.

Dr. Maurice Vanderpol, kendisi gibi soykırım kamplarından kurtulanları gözlemlediğinde, bu insanların en önemli özelliklerinin -daha güçlü, daha kuvvetli olmaları değil- dayanıklılıkları ve mücadele becerileri olduğunu söyler. Dr. Vanderpol’a göre, içine düştüğü kötü bir durumda kişinin kendisiyle bile dalga geçebilmesi ve insanlarla bağ kurma arzusunu hiç kaybetmemesi,  onun mücadele gücünü ve dayanıklılığını artırır. Bu, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir.

su-image

Harvard Üniversitesi hocalarından Diane L. Coutu, “Dayanıklılık bir tür reflekstir; dünyayla yüzleşmenin ve onu anlamanın bir yoludur.” der.

Zorluklar karşısında mücadeleyi bırakıp kendini bırakan ve darmadağın olan çok insan vardır. Ancak kimileri de bir zorlukla karşılaşınca daha çok bilenir, daha çok çalışır ve kendilerini geliştirip yeni yollar bulur.

Dayanıklılık, kendimizi kurban gibi görmeyip elimizden geldiği kadar mücadele etmek ve sonuç alana kadar ipin ucunu bırakmamak demektir.

“Pozitif psikoloji” okulu,  dayanıklılık üzerine en çok araştırma yapan sosyal bilim dalı. Onların yaptığı araştırmalar psikolojik dayanıklılığın, genetik olmaktan çok “öğrenilebilir” olduğunu gösteriyor.  Amerikan Psikoloji Birliği (APA)‘ya göre dayanıklı insanlar:

  • Sosyal destek alabileceği bir ilişki ağı olan,
  • Sorunlara takılıp yılmak yerine geleceğe odaklanan,
  • Değişimin kaçınılmaz olduğunu ve buna uyum göstermenin hayatın ta kendisi olduğunu düşünen,
  • Sorunlardan kaçınmak yerine, onları aşma konusunda kararlı bir tutuma sahip,
  • Kendini anlamak için çaba sarf eden; reddedilme hatta düşmanlık görme gibi olumsuz durumları bile kendini geliştirme fırsatı olarak gören,
  • Kendisiyle barışık, kendine, sezgilerine güvenen,
  • İyimser ama gerçekçi olan,
  • Sadece başarısına değil, fiziksel ve ruhsal sağlığına da önem veren,
  • Spor yaparak, meditasyon yaparak ya da ibadet ederek gündelik hayatın dışında kendine bir anlam bulan  insanlardır.

Doğru davranışlar insanları daha güçlü kılıyor. Nietzsche’nin dediği gibi “Bizi öldürmeyen, güçlendiriyor.” Zorluklara maruz kalmak, eğer doğru bir psikolojiyle yaklaşırsak dayanıklılığımızı artırıyor.

“Öğrenilmiş çaresizlik” teorisiyle meşhur olan Martin Seligman aynı zamanda “öğrenilmiş iyimserlik” kuramının da yaratıcısıdır. Seligman öğrenilmiş çaresizliğin pençesine düşmüş insanların başarısızlığı kalıcı gördüklerini, ne yaparlarsa yapsınlar sonucu değiştiremeyeceklerine inandıklarını ve bu durumun da onların dirençlerini kırdığını söyler.

Bunun tersine “Öğrenilmiş iyimserlik”  ise bir işi başarmanın mutlaka bir yolunun olduğuna inanmak, yaşanan başarısızlığı geçici bir durum olarak görmek ve sorunlara çözüm geliştirmek için hamle üzerine hamle yapmak üzerine kurulu bir zihin durumudur.

Diane L Coutu, dayanıklı insanların üç temel niteliği olduğunu söyler:

1- Gerçekleri kabullenme kararlılığı. Çoğu insan, kötü bir durumla karşı karşıya kaldığında önce inkâra başvurur. Kübler-Ross modeli olarak bilinen “Kabullenmenin beş evresi” modelinin işaret ettiği gibi, insan bir yıkımla karşılaştığında  önce bu durumu “inkar” eder. Sonra “kızgınlık” baş gösterir. Daha sonra gerçeğin tamamını değil bir kısmını kabul etme “pazarlığı” içine girer. Kişi durumuyla yüzleşmeye başladığında “depresyona” girer ve sonunda durumu “kabullenir.” Kabullenmek, yeni bir başlangıç demektir. Sorunları çözmek için önce onları kabullenmek gerekir. Gelişme, güçlenme ve olgunlaşma kabullenmeyle başlar.

isik-image-1

2- Hayatın güzelliklerle beraber çirkinlikleri de barındırdığını, iyiliklerle birlikte kötülüklerin de olduğunu, yükselmenin de düşmenin de “doğal” olduğu bilincinde olmamız gerekir.  En önemlisi de,  hayatın her koşulda anlamlı olduğuna ve mücadeleye değer olduğuna inanmamız gerekir.

İnsanın önce yaşadığı zorlukları anlamlandırması, kendisini “kurban” psikolojisine sokmaması gerekir. Böyle davranabilmesi için insanların ilkeleri olması gerekir. Yaşadığımız her sorun karşısında sızlanmak yerine sahip olduğumuz, sevgi, hoşgörü, sorumluluk, dostluk, yardımlaşma, sadakat, mütevazılık, paylaşmak, tarafsızlık, cömertlik, olgunluk, güven, mertlik, merhamet… gibi değerlere sarılmamız gerekir. Hayatı sahip olduğumuz ve her birimiz için farklı olan bu değerler doğrultusunda yaşamamız gerekir.

3-Doğaçlama yeteneği. Bir sorunu eldeki mevcut imkanlarla çözme yeteneğidir. Bir sorunla karşılaştığımızda daha önce sahip olduğumuz imkânlardan yoksun olabiliriz. Dayanıklılığı yüksek insanlar, eldeki imkanları birleştirerek çözüm üretirler. Tasarım dünyasında “brikolaj” (bricolage) olarak bilinen bu yaklaşım,  mevcut “krizi” atlatmaya yetecek “tamirat” yolları bulmak üzerine kuruludur. Bu tarz bir yaklaşım elbette uzun vadede en ideal ve nihai çözümü getirmez ama kriz durumlarında “hayat kurtarır”. Esnek ve dayanıklı olmak için doğaçlama yapmayı bilmek gerekir. Sorunlar karşısında eli kolu bağlı oturmak yerine, yapılabilecek olanın en iyisini yapmak üzere eldeki imkanlarla çözüme doğru yürümek gerekir.

Dayanıklılığın büyüklükle, güçle, kuvvetle ilgisi yoktur. Dayanıklı olmak demek, hayatta kötü günlerin de olduğunu kabul etmek, başımıza kötü şeyler geldiğinde isyan edip kendimizi kurban gibi algılamak yerine mücadele etmektir. Hayatın her koşulda mücadeleye ve yaşamaya değer olduğuna inanmaktır.

Ömrünün önemli bir kısmını Dr. Vanderpol gibi toplama kamplarında geçiren psikiyatrist Viktor Frankl, “Hayat, sorunlara çözümler bulmak ve her insanın kesintisiz olarak sorumluluk alması demektir.” der.

Hayatı -koşullar elverişliyken- yaşamak marifet değildir.  Asıl marifet, bütün zorluklarına rağmen hayatın yaşanılır olduğuna inanmak ve bu inancı hiç kaybetmemektir.

Temel Aksoy

CEVAP VER